10 Temmuz 2014 Perşembe

Trabzon/ Hamsiköy'den Pilav Dağı'na



 Maçka tepelerinden karayoluna indikten sonra bulunduğumuz yere çok yakın olan Hamsiköy’e gidip sütlaç yemeğe karar verdik (Resim 84).
Resim 84. Hamsiköy yol ayırımında.
Gerçekten çok yakındık. Gümüşhane ve Bayburt’a doğru uzanan yolda sol tarafta hemen ileride Hamsiköy yol ayırımı bulunuyordu. Burası Zigana geçidinden sonra Erzurum ve Erzincan’dan Karadeniz’e gelen yolcular için nefis bir duraktır ama sadece kendi aracınız varsa bu şansa sahipsiniz.
     Yol ayırımından hemen sonra karşınıza Hamsiköy’ün 8 km uzakta olduğunu belirten bir tabela çıkıyor. Bu kıvrılarak vadinin diğer tarafında ilerleyen yol, tamamen yeşillikler içinde ve oldukça düzgün bir asfalt yol. Birçok insanın bahçelerine mısır ektiklerini ve onların arasında da fasülye sırıklarının olduğunu görüyorsunuz. Buraları için fasülye ve mısır olmazsa olmaz iki ürün. Hamsiköy de bir istisna değil bu anlamda. Mısır genellikle hayvan besini olarak kullanılıyormuş ama mısır ekmeği de yapılmaz değil. Burada mısırla ilgili bir kısa açıklama yapmak istiyorum, tecrübelerime dayanarak. Diyelim mısırlar olgunlaştı. Siz de marketten, manavdan mısır alayım da evde bir Karadeniz mısırı pişireyim diye düşünüyorsunuz. Ben tüm Karadeniz’i bilmem ama Ordu’da “bulamazsınız”. Hiçbir market veya manav satmaz. Üretici satar. O da sokakta haşlanmış halde. Bir de patates olayı var Karadeniz’de. Hamsiköy’de olduğu kadar benim görebildiğim kadarıyla Sinop’tan Rize’ye birçok yerde fırınlanmış patates oldukça rağbet görüyor. Nasıl mı? Elma dilim kesilmiş, marine edilip, baharatlı fırınlanmış falan filan değil. Sofistike, zahmetli, aşamalı iş aramayacaksın. Fırınlanmış patates için diyecek çok bir şeyim yok ama onu hep “sade” yiyorlar. Evet evet. Bildiğin patatesi alıp fırına atıyor kabuğuyla pişince de kuru kuru yiyiyor yani. O kadar net işte. Görebildiğim kadarıyla Karadenizliler patatesi yemeklerinde pek de güzel kullanmıyorlar. Yani en azından benim  tarzım değil. Eğer yapılan yemekte birbirini takip eden aşamalar varsa durum iyice karmaşık bir hal alıyor. Nasıl mı? Örneğin, balıktan lokum yapma sanatı olan lakerdayı yanlış yaparlar (1. Aşama). Toriğin poyraz veya karayel yemiş olması önemli değildir, 4 parmak kalınlığında kesilmez, tuzlaması hangi yöntemle olursa olsun yanlıştır, kanlı suyu çıkar dökmezler ve lakerda adında acayip birşey elde ederler. Sadece isim benzerliği vardır. Esasen, lakerda başka bir şeyle karıştırılmadan yenilen bir mezedir. O zaten kamil bir mezedir, yavaş yavaş içi pişmiştir. Rakı sofrasının sultanlarından diyebileceğimiz türdendir. Peki Karadenizliler nasıl yiyor bunu? Şöyle... Önce suda bekletirler, tuzu çıksın diye. Sonra, onların tabiriyle söylüyorum, tavada çeviriler (2. Aşama). Kimisi yanına “patates” ve domates doğrar buğulama yapar (3. Aşama), kimisi de pilav koyup (4. Aşama) bulamaç yapar. Yok daha neler! Eveet... Yanlış okumadınız. Aynen böyle. Tadından yenmez, Alim Allah. Ordu’da Gürgentepe’de bölgeye has çok güzel kırmızı patates çıkar ama bir tane düzgün patates yemeği, salatası veya başka bir ürününü göremezsiniz. Sinop’ta Erfelek şelalerinde fırınlanmış patates satıyorlardı, aynen dediğim gibiydi. 2013 yılı Temmuz ayında Zilkale’ye gittiğimde hemen yanına birkaç “gerçek laz” tarafından kurulmuş bir küçük tesis görmüştük. Burada pek övdükleri fırınlanmış patatesi yememizi önerdiler. Ben gayri ihtiyari burada patates mi yetiştiriyorsunuz? diye sordum. Hayır Erzurum’dan geliyor dediler. Keyfim kaçtı. Zaten o da aynı şekilde sunuluyordu. Bir turistin yalın kabuklu bir patatesten keyif alması için o patatesin harika birşey olması lazım veya yanında birşeylerle sunman gerek. Ama öyle de değildi işte. Zilkale gibi bir yere turistten başka kimse gelmez. Neden bölgeye ait birşey hazırlayıp satmıyorsun da Erzurum’dan gelmiş patatesi satıyorsun? Cağ kebabı sat o zaman ?
     Yolda ilerlemeye başlayınca karşı tarafta bıraktığınız Gümüşhane yolunu görüyorsunuz (Resim 85). Bir süre hafiften hafiften uzaklaşıyorsun o yoldan. Sanki uzak doğu ekspresiyle giderken oluşan his gibi otantik bir his kaplıyor içini. El sallayasın geliyor uzaklaştığın arabalara neredeyse. Daha sonra da bulunduğun yol başka bir vadiye doğru sapıyor. Geride, Gümüşhane’ye giden arabalardaki kişilere omuz üstünden geriye bakarak “orevuar mon Cher, ben Hamsiköy’e sütlaç yemeğe gidiyorum” diyesin geliyor. Kendine bir güzel kaçamak yaptığını hissediyorsun. 
Resim 85. Yolda ilerlerken vadinin karşı tarafında kalan Gümüşhane yolu.
Derken, ileride sağ tarafınızda yamaçta Hamsiköy görünmeye başlıyor (Resim 86). Tipik çarpık Karadeniz yapılaşmasının hakim olduğu ve çevresindeki mükemmel yeşil doku ile entegre olamayan, olamayacak olan bir yapılaşma. Yine de Trabzon köylerindeki yapılaşmalar Ordu’nun köylerinkinden kesinlikle daha iyi. Yamaçlardan aşağılara doğru sarkan bulutlar arasında şirin görünmüyor demek imkansız ama yine de mimari gerçek ortada. Etimolojik olarak kökenini bilmeyen için adı bile şirin aslında Hamsiköy’ün. Aman ne güzel Hamsi gibi fıkır fıkır herhalde diyorsun. Ama aslında alakası yok...
Resim 86. Hamsiköy.
Bir taş köprüden Hamsiköy tarafına geçiyoruz (Resim 87). Vadinin içinden bir dere akıyor. Buradaki fotoğrafı özellikle çektim. Neden mi? Bir Karadeniz klasiğini
Resim 87. Geçtiğimiz taş köprü.
size yine göstermek için. Dikkat ederseniz, Hamsiköy tarafında dere kenarına yakın mezarlar bulunuyor. Burası mezarlık değil. Bu sadece orta Karadeniz değil doğu Karadeniz’de de sık karşılaştığım bir manzara. Yani mezarlıklar var, yok değil ama gelişigüzel bir şekilde kontrolsüz, bir yere veya bir evin bahçesinin bir bölümüne aile büyüklerini defnedenlerin sayısı az değil. Bir hayal etmeye çalışalım. Sabah kalktığınız zaman rahmetli babanızın kabrini bahçede görüyorsunuz. O kadar mı? Sizin çoçuklar görüyor, varsa torun torba, gelen geçen, misafirler vs. Bilmem... bana günlük yaşantıda sürekli olmasını tercih edeceğim bir şey gibi gelmiyor. Herşeyin bir yeri var.
Biraz ilerleyince hemen Hamsiköy’ün ortasında buluyoruz kendimizi. Burada sütlacıyla meşhur birçok tesis vardır şüphesiz. Biz de hemen gördüğümüz Niyazı Usta’nın mekanına oturuyoruz ve sütlaç rica ediyoruz (Resim 88 ve 89).  Çevremizde şehir planlamacılığının iyi olduğunu söyleyebileceğim açıkçası hiç bir şey göremiyorum. Çaprazımızda önündeki masalarda peştamal desenli kumaşların örtüldüğü ve yaş ortalaması 60 üstündeki köyün erkeklerinin buluştukları bir kahvehane ve karşımızda bir inşaat alanı var. Atmosfer çok sakin, telaş yok.
Resim 88. Grup halinde gelen misafirlere sütlaç servisi...
 
Resim 89. Bu da bize getirilen sütlaç.
     Acıkmışız zaten. Aç karnına pek tatlı gitmez ama, oğlan çocuk zihni işte, napalım gerekirse ekmek banarız diyorum kendime. Geliyor sütlaçlar. Ben tatlı konusunda çok titiz bir kişi olduğumu ve kolay kolay bir tatlıyı beğenmediğimi, özellikle sütlü, irmikli tatlıları yemeden iki kez düşünen bir kişi olduğumu belirtmek isterim. Ayrıca tatlı yemeği de sevmem, aklıma dahi gelmez. Evli olduğum yıllarda Gaziantepli kayınvalidemin yaptığı sütlaç, daha doğrusu sütlaç-zerde ondan önce yediğim bütün sütlaçlardan daha lezzetliydi. Zaten yemek yapmada çok başarılı olan kayınvalidemin sütlacı geleneksel sütlaçlardan farklı olarak sadece süt ve pirinç içerirdi. Yani şeker içermezdi. Dolayısıyla bembeyaz bir görüntüye sahipti. Özel bir formülü vardı ve her seferinde aynı şekilde yapıyordu. Tabi sütlaç şekersiz keyif vermeyeceği için yanına zerde yapılırdı. Zerde içinde ise su, pirinç, şeker ve kabuğu soyulmuş antep fıstığı vardı. Bu ikili kombinasyon birbirini mükemmel tamamlıyordu. Tatlı sevmeyen ben bile bunu çok beğenmiştim ve benim için kesin açık ara 1 numaraydı. Taa ki bugüne kadar. Tabi klasmanları farklı, hakkını yemek istemem ama Hamsiköy fırın sütlacı gerçekten inanılmaz başarılı. Süt-pirinç oranı, şeker miktarı ve kıvamı mükemmel. Soğuk servis yapılıyor. Üç kişi sütlaçları cennetlik gövdeye indirirken genel bir sessizlik hakim oluyor ve arada tek yaptığımız ne kadar başarılı olduğunu birbirimize söylememiz.
Resim 90. Niyazi Usta’nın işletmecileri.
Olay budur diyorsun dostum ve yediğin sütlaç seni kesmiyor. Gelmişsin zaten o kadar yol. Bir daha ne zaman buralara geleceksin, değil mi? İçeri girip hemen birer tane daha rica ediyorsun (Resim 90). Doğru karar...
Tabi Hamsiköy sütlaçını BURADA yiyeceksin, başka yerde anlamı yok ve zaten o da değil. İnanın, Sümela manastırına giderken yolda yedim, bu değildi. Rize Ayder milli parkının içindeki tesiste ve yol boyunca birkaç yerde Hamsiköy sütlacı yedim. Güzeldi ama “bu” değildi. Zaten yediğinde de “bu değildir” diyorsun. İkinci sütlaçlar gelinceye kadar birazcık Hamsiköy’den bahsedeyim müsadenizle... Burası, Zigana Dağı’nın kuzey eteğinde Çin ve Hindistan'dan Avrupa'ya giden İpek Yolu'nun kuzey tarafındaki güzergahı üzerinde Maçka’ya bağlı ve 19 km uzaklıkta bulunan 1300 m rakımlı eski bir konaklama yeri. Adı arapça hamse’den (5) köken alan Hamseköy, 5 tane Rum köyünden ibaretmiş. Asıl Rum adını öğrenemedim. 1923’den sonra buralara Türkler yerleştirilmiş (Karadenizde şimdilerde Suriyelilerin yerleştirilmesini hatırladım nedense) ve ayrı muhtarlıklar oluşturulmuş. Sonra da adı olmuş Hamsiköy... Yani Hamse olmuş Hamsi.
Hamsiköy, nefis ormanları, ırmakları ve tarihi konakları bir yana, özellikle sütlacıyla şöhret yapmış bir yer ve kesinlikle de haklı bir şöhret. Deniliyor ki Göktürk’lerin Kıpçak boyundan olan Osman Çavuş’un 1924’de atalarından gelen süt tatlısını yapmasıyla başlamış bu sütlaç serüveni. Bölgeye ait süt, pirinç ve şeker ile yapılan sütlaçta bir fiske tuz da bulunurmuş. Tabi meşhur olan sütlaç, “fırın” sütlacı. Ağustos ayında Sütlaç Festivalleri yapılıyormuş. Bölgede geçim kaynağı hayvancılık ve kısmen buna bağlı ürünler ile sağlanılıyor. Sadece sütlaç değil, tereyağı, peynir ve ekmeği de ekonomik değere sahip.
            Biz sütlaçlarımızı yerken, Ersan hemen arkamda kalan bir binayı işaret ederek (Resim 91) bu bölgedeki klasik binalarda birbirine yakın ve uzun pencereler olur hocam diyor. Tipik Rum mimarisi diyorum. Tabi o bina hangi imar esasına göre yapıldığı belli olmayan uzun kısa yanyana binaların arasında duruyor. Dikkat ederseniz bu özelliği eleştiriyorum. Bazı yerler hakkında ileride yazılar yazdığımda mimari özellikleri eleştirmediğimi göreceksiniz. Sezarın hakkını sezara demişler... Bu arada Ersan yanımızdan geçen bir kişiye buralarda nereleri gezebileceğimizi soruyoruz. İsterseniz Hamsiköy’ün üst kısımlarına çıkın diyorlar. Sütlaçların üzerine mümkün olsa biraz da paket yaptırabilirdik ama başka yerlere gideceğimiz için vazgeçiyoruz. Aslında bizimkilere garip gelmese 3. Sütlacı bile yemeyi düşünebilirdim.
Resim 91. Uzun pencereleri olan bina.
Resim 92. Hamsiköy’ün içinden üst kısımlarına doğru hereket ederken...
Arabaya atlayıp Hamsiköy’ün üst bölgelerini dolaşalım diyoruz (Resim 92). Hamsiköy’den çıkar çıkmaz bir anda tamamen çevrenizde çam ağaçlarıyla kaplı bir yola giriyorsunuz (Resim 93-95). Bu yol tam da ressam Bob’un çizdiği gibi estetik ağaçlarla kaplı bir yol. Ağaçların aralarında yemyeşil çimler ve çiçeklerle dolu bir yol. Karadeniz bir başka yer dostum, mutlaka görülmeli diyorsun. Ama öyle turla falan değil, mekanik olmayacak. Etrafın çok kalabalık olmayacak. Sana şunu bunu yap diyen de olmayacak. Kendin yapacaksın seyahatini dilediğin gibi, içinden geldiğince.
Resim 93. Hamsiköy’den hemen çıktıktan sonra, yukarılara tırmanmadan önce.
    Yol boyunca medeniyet izi görmüyoruz. Sadece düzgün bir asfalt yol. Biraz yukarı tırmanınca sol tarafımızda bir tesisin olduğunu görüyoruz. Yol o bölgeye doğru kıvrılıyor ve biz birazdan tesisin kapısında buluyoruz kendimizi. Bu tesis Kayabaşı yaylasında gördüğümüze benzer tasarıma sahip ve içinde bungalovlar var. Ciğerine yayla havası çekmek isteyen için bir gecelik konaklama yeri olur diyorum kendime. İçinden geçiyoruz ve yol bizi nereye götürürse oraya kadar gidelim diyoruz. Çok ilerleyemiyoruz. Hemen önümüzde hem yolun hem de yamaçlardaki ağaçların bittiğini görüyoruz. Artık çıplak tepeler başlıyor. Sanıyorum 1500 m üstünde bir yerde olmalıyız diye düşünüyorum. Görüntüler tek kelimeyle nefis.
Resim 94. Yukarı tırmanırken karşılaştığımız tesisin küçük bir bölümü.
Resim 95. Tesisin içinden geçilince yolun bittiği yerdeki manzara...

Yükseldiğimizden olsa gerek bulutlar artıyor ve hafif sis yoğunlaşması görüyoruz. Bu seyahatte olmasını istemediğim tek şey şiddetli yağmur ve yoğun sis. Acaba korktuğum şey başımıza mı geliyor?
            Geri dönelim artık diyoruz. Daha gideceğimiz yerler var. Hamsiköy’ün üst kısımlarındaki yamaç manzaraları gerçekten harika. Görülmeye değer.  Hamsiköy’den çıkıp Maçka’ya doğru yol alıyoruz (Resim 96). Maçka da Trabzon’un diğer ilçeleri gibi mimari estetikten yoksun. Karadeniz’deki en çirkin şey kesinlikle binalardır. Bu kadar doğa güzelliğine bu kadar çirkin bina hiç yakışmıyor. Maçka yol ayırımına yaklaşıyoruz. Biliyorsunuz Sümela manastırına bu yoldan çıkılıyor. 
Resim 96. Maçka’ya doğru giderken.
       Peki biz şimdi nereye mi gideceğiz? Niyetimiz şöyle… yolun ilerisindeki Pilav dağı ayırımından sapıp Ersan’ın annesinin köyünden geçmek ve Kofrakol yaylasına kadar çıkmak. Niyetimiz diyorum, çünkü hava kapamaya başlıyor. Kofrakol yaylası, Sümela Manastırının kuşbakışı görülebildiği bir yayla olması sebebiyle de ayrı bir özelliği var.
Resim 97.Gideceğimiz yerin yol ayırımı.
Trabzon içme suyu arıtma tesisinin hemen karşısında bulunan Pilav dağı tabelasının yanından sağa sapıyoruz (Resim 97). Burada aynı zamanda Türk İspanyol Dostluk Anıtı diye bir tabela var. Bir ilgi kuramıyorsunuz hikayeyi bilmeden. Yolun hemen ilerisinde solda DSİ havuzunu görüyoruz (Resim 98). 
Resim 98. DSİ tesisi. Bu büyük suni gölün olduğu bölgede yerleşime izin verilmiyor.
Yol kenarında durup şöyle bir bakıyoruz.  İlerledikçe vadi daralmaya başlıyor. Tam sapmamız gereken yola girecekken bir yol çalışması olduğunu görüyoruz ve oradaki çalışanlar ileriden sapılması gerektiğini bize söylüyorlar. Sağ tarafımızda kalan dik yamaca tırmanmamız gerekiyor. Buranın yolu hem iyi değil hem de geniş değil. Dönüşler bile oldukça keskin. Kış aylarında çok kaza olurmuş. Ersan, annesinin bu şekilde bir kış günü yamacın üst kısımlarındaki mahalleden buzlanmış olan yoldan aşağıya kadar minibüsün içinde yuvarlanarak düştüğünü söyledi. İnanılır gibi değil ama hiçbir şey olmamış. Allah’ın işi işte. Bazen öyle oluyor. Hiç unutmam, Ordu’da ikamet ederken bir gün oturduğum apartmanın hemen arkasındaki binanın 5. katından bir bayanın aşağıdaki bahçeye düştüğünü duydum. Dediler ki hiç bir şey olmamış! Kalkmış, yürümüş. Bir de o gözle baktım binaya. Bir yanlışlık olmalı dedim. Aradan birkaç ay geçti. Bizim fakültedeki arkadaşlar bir balıkçının teknesiyle Perşembe’nin açıklarında istavrit, çinekop avlamaya gidelim hocam dediler. Neden olmasın dedim. Bizi teknesinde misafir eden balıkçı yanında tosuncuk oğlunu getirmişti. Hani derler ya “tokmak” gibi, öyle bir oğlan çocuk. Bana dönüp hocam ben sizin apartmanın arkadaki binada oturuyorum dedi. Ne güzel demek komşuyuz dedim. Biliyor musunuz dedi benim hanım geçenlerde 5. kattan düştü birşey olmadı. –Ihhh evet? İşin ilginci, ha bu benim oğlan var ya? -Eveeet? İşte o da bir sene önce aynı yerden oynarken düşmüştü, birinci kattaki tenteye takıldı yere yumuşak indi. Şimdi ellerinizden öper. Maşallah dedim. Hikmetinden sual olmaz...
Resim 99. Yukarı doğru tırmanırken.
      Yukarı doğru çıktıkça dik yamacın üstüne yapılmış evler ve onların arasında ilerleyen dar ve keskin dönemeçleri olan bir mahalleye varıyoruz (Resim 99). Biraz yukarıda Ersan’ın anne tarafından dedesinin evini görecekmişiz (Resim 100). 
Resim 100. Yukarı doğru tırmanırken.
Tepeler sisli görünüyor ama moralimizi bozmaya niyetimiz yok. Bazen burada sis olduğunda belirli bir yerden sonra kaybolur. Belki öyle olur diyorum kendime. Ve sonunda geliyoruz mahalleye. Ersan, bu mahallenin aynı zamanda şair, gazeteci ve tiyatro oyuncusu Sunay Akın’ın babasının köyü olduğunu söylüyor. Sunay bey babası vefat edince sanıyorum evi bağışlamış (Resim 101). 
Resim 101. Sunay Akın’ın babasının olduğu söylenilen ev.
O bölgede Rum mimarisinin izlerinin görülebildiği tek evdi bu. Diğer evler betonarme binalardı (102). Belki gözümden kaçmış bir iki bina olabilir ama en çarpıcısı kesin Sunay Akın’ın babasına ait olan evdi. Ben hatta Sunay beyin
Resim 102. Ersan’ın dedesinin evi.
babasının evinin fotoğrafını çekmek için Ersan’ın dedesinin yamacın kenarına kurulu ve vadiye hakim manzaralı evinin bahçesine gittim, ağaç dalları arasından evi çekmeye çalıştım.
     Burada birkaç fotoğraf çektikten sonra yukarı çıkmaya başlıyoruz. Karşı yamacın tepesi tamamen kapalı ve sisli görünüyor (Resim 103). 
 
Resim 103. Tırmanırken karşı yamacın görüntüsü.
Sanıyorum buraların ne kadar yeşil olduğunu anlatmama gerek yoktur. Ve biraz daha ilerleyince Karadeniz’de çok az rastladığım bir insan manzarasıyla karşılaşıyorum. Yok değil ama az. Bahçede çalışan bir erkek (104). İnsan yine de kendisine bu yaşlı adamcağız neden bahçede iş yapıyor diye soruyor. Muhtemelen yardımcı olacak kimse yok. 
 
Resim 104. Bahçesinde çalışan bir yaşlı adam.
     Biraz daha ilerlediğimiz zaman, yerleşim alanları kalkıyor ve ormanın içinden stabilize yoldan yukarı tırmanmaya başlıyoruz (Resim 105). Stabilize yol ama öyle tırmanılmayacak türden değil. Çevremizde en azından 40-50 senelik çam ağaçları var ve orman tıkabasa ağaç dolu. Ormanın kendi kendini nasıl beslediği de ayrı bir konu. Buradaki çam ağaçlarının alt dalları diplerine düşerek çürüyor ve gübre oluyor. Tabi kozalaklar da yeni çamların çıkmasına. Ormanda ilerlerken yol kenarında farklı renklere açmış birçok çiçek görüyoruz. Bir de hava kapalı olmasaydı diyorum.

Resim 105. Ormanın içine girerken.


            Yukarı doğru tırmandıkça sis artıyor. Artık görüş mesafesi en iyi yerde 10 m diyebileceğim bir düzeyde. Ben bundan çok daha sisli ve kötü yollarda tırmandım yayla yollarında. Hatta bir kez Çambaşı yaylası’na çıkarken aşırı yoğun sisten görüş mesafesi 1-3 m civarına düşmüş olan bir bölgede önümü görebilmek için güneş gözlüğü takmıştım. Sis için gözlüğünüz yoksa çok etkin bir çözüm diyebilirim. Sizi koyu renk gözlükle gören arabadakiler koltuğun kenarına tutunabilir ama tavsiye ederim, kesin farkediyor. Bir de hava çok soğuk değilse camınızı açın. Araba camından bakmak bazen yanıltıcı olabiliyor.
            Ve karşımıza Türk İspanyol Dostluk Anıtı çıkıyor (Resim 106). Burada vaktiyle trajik bir olay yaşanmış. Bulunduğumuz Pilav dağı’nda 26 Mayıs 2003 sabahı Afganistan'da görev yapan İspanyol Barış Gücü askerlerini taşıyan Ukrayna'nın UmAir Havayolları'na ait YAK - 42 tipi uçağı, yakıt ikmali için Trabzon Havalimanı'na inmek isterken, aşırı sis nedeniyle çakılmış. Kazada 62 İspanyol asker ile Ukraynalı 13 mürettebat hayatını kaybetmiş. Bu askerler anısına da bu anıt yapılmış. Arkasında açıklama ve isimler yer alıyor. 
Resim 106. Türk İspanyol Dostluk Anıtı.
Bizim topraklarımızda yatan evlatlarımızdır bu insanlar diyorum kendime. Mekanları cennet, ruhları şad ve handan olsun. Biz oradayken aşırı sis olması bana biraz o günü hatırlattı (Resim 107). Demek pilot önünü hiç göremedi…

   Biraz daha tırmanıp yaylaya doğru hareket edelim diyoruz. Sis bir türlü dağılmıyor. Bizim de amacımız gezmek ve “görmek” olduğu için anlam kaybı yaşanmaya başlanıyor. Biraz daha tırmanalım sis dağılmazsa geri döneriz, ısrar etmek anlamsız diyoruz. Ancak korktuğumuz başımıza geliyor ve sis bir türlü dağılmıyor. Arabadan inip, bir karar verelim diyoruz. Benim nacizane Karadeniz yayla tecrübelerinden edindiğim bilgi şöyle ki sis gelince hemen dağılmıyor, bazen saatler ve sıklıkla da gün veya günler alıyor havanın açılması. Özellikle rakımın daha yüksek olduğu yerlerde, bazen yaylada yaşayanların, yazın ortasında 10 gün güneş görmedikleri olabiliyor. Biz dururken Ersan ve Bora yolun kenarında dağ çilekleri görüyorlar (Resim 108) ve toplamaya başlıyorlar. 
Resim 107. İspanyol anıtının hemen yanına parkettiğimiz aracımız. Görüş mesafesinin ne kadar düşük olduğuna dikkatinizi çekerim.
 
Resim 108. Bizimkilerin topladığı dağ çileklerinden.
Ben de madem öyle diyorum, macro lensi takıp çiçek fotoğrafları çekiyorum (Resim 109). Buralarda dağ çileğine rastlamak hiç zor değil. İnsanın bozmadığı her yerde rahatlıkla görebilirsiniz. Öyle yaylaya da çıkmaya gerek yok. Bir bahçeye girin ayak basılmayan bir köşede görebilirsiniz. Benim komşularımla Ordu’da aldığım denize yakın yamaçtaki arazide bile çok fazla dağ çileği vardı.
Resim 109. Fotoğrafını çektiğim çiçeklerden bir tanesi.
Anlıyoruz ki hava düzelmeyecek. Bu kadar sisli bir havada fotoğraf çekip de size ne anlatabilirim diye düşünüyorum. Planımızı revize etmemiz gerekiyor. Öyle geliyor ki buradan bir an önce ayrılıp başka bir şehire kaymamız gerek. Daha fazla ısrar etmeden arabaya atlıyoruz ve Trabzon’a doğru yol alıyoruz. Ersan, hocam size önceden bahsettiğim gramla pilav satan bir dükkan vardı ya, oraya gidelim dedi. Benim zaten yelkenler aşağıya inmiş, nereye olsa farketmezdi. Tamam dedim. Trabzon’a indiğimizde acaba vakit kaybetmeden Sürmene tarafına doğuya kaysak mı diye düşündük ama bizi bir sürpriz bekliyordu. Trabzon sahil kesimi aşırı sağnak yağmura teslim olmuştu. Biz önce pilavımızı yiyelim dedik. Hemen sahilden şehire girilen bir ara sokakta Kalkanoğlu pilava girdik (Resim 110).
Resim 110. Kalkanoğlu pilav’da servis yapılan bölüm.

Burası 1856 yılından bu yana pilav satıyormuş. Mekanın içi ahşap ağırlıklı dekore edilmişti ve genel olarak loştu. Yorulmuştuk. Moral bozukluğu da vardı. Mekanın işletmecisi yanımıza geldi, biraz konuştuk ve ne yiyeceğimizi ona bıraktık. Peki nedir? Mekanın isim yapmış pilavı (Resim 111), fasülye (Resim 112) ve yanında içecek olarak soğuk bardakta kayısı hoşafı. Acıktığımızı hissettik. Birazdan servis yapılmaya başlandı. Masaya pilavla birlikte, fasülye, turşu ve hoşaflar aynı anda
Resim 111. Kalkanoğlu’nun meşhur pilavı.
Resim 112. Kalkanoğlu fasülye.
geldi. Pilav oldukça iyi pişmiş etli bir pilavdı. Pilavı yerken Trabzon Sürmene’li olan rahmetli babaannemin pilavını hatırladım. Çok küçükken yemiştim ama tadını unutmamıştım. Aynen onun yaptığına benziyordu. Ersan’a dönüp, babaannemin pilavına benziyor içinde hatırı sayılır miktarda tereyağı var dedim. Tabi oradaki tencerenin dibini görmemiştim ama babaannemin pilavının çok tereyağlı olduğunu net hatırlıyorum. İlk yediğimde henüz Amerika’dan yeni gelmiştik ve ben Türkçe bile bilmiyordum. Çok yağlı gelmişti. Ama çocukken insan bazı şeyleri unutmaz, bilirsiniz. İşte ben o zamanlarda öğrenmiştim çok tereyağlı pilav nasıl olur. Derlerdi ki Trabzon’da pilav yapılırsa içindeki tereyağı öyle bir miktarda konmalıymış ki her aldığın kaşığın (tabi o zamanlar kaşık kullanılıyor) altında bir damla tereyağı olacak. Öffff. Bu şekilde yapılan pilavlarda tencere ve hatta tabakların altında pilav yendikten sonra kalan bir tereyağı tabakası vardır. Alışık olmayan için ağır gelebilir. Ben henüz alışamadım. Ancak, Kalkanoğlu’nda bu kadar fazla tereyağı yoktu ve lezzetliydi. Üzerine ince kıyılmış dana eti de kavurma gibi pişirilmişti. Fasülye ise ılık servis edilmiş bir barbunyaydı. Fasülye diyorlardı yine de. İçinde kimilerinin  koyduğu gibi havuç gibi sebzeler yoktu. Sadeydi ve lezzetliydi. Pilav, fasülye ve hoşaf birbirine yakışmıştı. Mekanın gerçekten bir tarzı, duruşu da vardı. Zaten dışarıdaki tabelada sonradan görmeler gibi  “since” değil “kuruluş tarihi” nin kısaltılması “KT” vardı. Helal olsundu. Tavsiye ederim, mutlaka Kalkanoğlu’nda pilavı tadın... Yemeğimizi yedik, teşekkür edip çıktık. Dışarıda yağmur yağıyordu ve üç kişi olarak fikirbirliğimiz yağmurun azalmayacağı yönündeydi. Meteoroloji müdürlüğünün hava tahminleri çavullamıştı. Ben yola çıkarken açık olan Rize ve Artvin’e kapalı yağmurlu hava durumu görünüyordu. İnternet sitesinde hava durumu “güncellenmişti”. İnanmak istemiyorduk ama Kaçkarlardaki henüz göremediğiniz Sıtkı Kanberi aradığımızda dolu yağdığını ve sis olduğunu söyledi. İyi de ne yapacaktık? Daha başlayalı 2 gün olmuştu. Ben bu iş burada biter ısrarcı olmayalım, başka zaman geleceğiz dedim. Acaba Sürmene’ye gitsek mi dediler. Yine de arabaya binip Ordu’ya doğru hareket etmeye başladık. Sağnak yağmur yağıyordu. Ersan, hocam hava açık olursa yarın Sinop’a  gidelim nasılsa gitmeyi planlıyorduk dedi. Sonuçta geceyi Ordu’da geçirip, sabah hava durumuna göre hareket etmeye karar verdik.