17 Nisan 2014 Perşembe

Ordu/Ohtamış şelalesi ve Ulugöl

   Aktarılan bazı bilgilere göre Ohtamış şelalesi Karadeniz’in en yüksek şelalesi ama başka kaynaklara göre de Uzundere köyündeki şelale en yükseği. 30 metreden dökülen bu şelale, Ordu’nun Ulubey ilçesine bağlı Ohtamış köyünde bulunuyor. Bu şelaleye bir kez yazın, bir kez de sonbaharda olmak üzere iki kez gittim. Bu yazıya sonbahardaki seyahatimle ilgili fotoğrafları koyuyorum.
Ordu merkezden Ulubey yoluna çıktıktan sonra, yol boyunca ilerlerken sonbahar renklerinin cümbüşü hakimdi. Sıklıkla karşılaştığımız fındık bahçeleri de turuncu-sarı renklere dönüşmeye başlamıştı (Resim 49-51). Zaten bu sene (2013) Karadenizdeki kuraklıktan dolayı fındık ocaklarının bir kısmı henüz yazın ortasında kavrulmuştu. Fındıktan üç kuruş para kazanmayı hayal eden köylü de çareyi yağmur duasına çıkmakta bulmuştu. Pek işe yaramamıştı ama...
Resim 49. Ohtamış şelalesine giderken yol boyu sonbahar renkleri.

Resim 50 ve 51. Ohtamış şelalesine giderken yol boyu.
Hazır yolda ilerlerken küçük bir anımı paylaşmak istiyorum. Ben Ordu’ya ilk geldiğimde birçok yerden arabayla geçerken asfaltın hemen kenarında yol boyunca açmış turuncu kocaman çiçekler görmüştüm. Halk, asfalt kenarı da dahil bulduğu her düz yere meğerse kabak ekiyormuş. Bizim büyükşehirde ancak marketlerin butik reyonlarında görebildiğimiz o turuncu çiçek, yani kabak çiçeği, burada her yerde vardı. Dahası burası bir kabak cennetiydi! Kendime o sıralar hemen iş edindim. Birkaç kez Efirli’nin girişindeki serayı işleten teyzeye oradaki kabak çiçeklerinden satın almak istediğimi söyledim. Öylece bakakaldı, isteğim oldukça saçma gelmişti. Üzerinden atabilmek için bana çoluk-çocuk muamelesi yaptı. İstersen gir kendin topla dedi ama isteğim tabi ki bu değildi. Çünkü sabah gün ağarmadan toplanması gerekiyordu. Seraya o saatte ancak hırsız olarak girebilirdim. Derken kaç kez kabak çiçeği dolması yapan teyze aradım. Duyan-yapan olmamış. Sonuçta evimize temizliğe gelen hanımın getirdikleri ve Efirli’nin arkasındaki bahçelerin kenarlarından topladığımız çiçeklerle iki kez dolma yaptık. Ama nedense gözümüzün önünde varolan o kabak çiçeğine ulaşmak öylesine yormuş ki bizi devamı gelmedi. Kabak çiçeği kabak tadı vermişti bir anda. Bu arada kısaca belirtmek isterim ki sanıldığının aksine orta Karadenizde o hepimizin bildiği aksan yok. Daha ziyade orta anadolu gibi. Mesela “sağa dön” “sağya dön”, “ yağlı” “yağsı”, “kendi kendine” “gendü gendüen” gibi. Ama insanlarla konuşurken hiçbir zaman benim damat adayıyken antepte koyu aksanla antepçe konuşan insanların dudaklarını okumaya çalışırkenki aciz durumuma düşüp acı acı gülmüyorsunuz. Yani belki o sırada o laf şöyle gelip geçiyor ama bir şekilde anlıyorsunuz. Sen yeterki anlamak iste zaten. O zaman lazca söylenmiş “İgzalina” bile sevgilinin kulağına aşk fısıldaması gibi gelir. Biz dönelim bahçeye. Gezdiğim yerlerde bahçelerinde fasülye, mısır ve tipi biraz acura benzeyen çok sulu ve lezzetli yerli salatalık eken de az değildi. Hatta bizim komşular bile. Ama hepsinden öte belki de en ilginç olanı sokak kedisinden daha fazla görülen, taşın neredeyse içinden bile çatlatıp çıkan kara lahana. Ordu’da pancar diyorlar ona. Bizde vardır zaten öyle farklı demeler bilirsiniz. Bu kavuna bal, kabağa sakız, salatalığa badem demek gibi değil, karıştırmayın. Onda gördüğü şeyde başka bir şeye özlem var, anlatım açık değil mesajlı. Aklı başka yerde ama diyemiyor yani. Bunda ise tam tersi tepeden bakış var... Sen öyle diyebilirsin ama biz öyle demeyiz yani, anlamayız da seni gibi. Ordu’ya ilk geldiğimde Dr. Serdar Arıkan hocamla bir kez pancar çorbası içtim... Bir saat sonra içimde sanki çim biçme makinası çalışıyormuş gibi oldu. Belli ki yemekten kısa süre sonra lokantaya vidanjör çağırmak gerekiyordu. Benim için karabasan olan bu bitkiyi ise halk farklı şekillerde yemeklerinde doyasıya kullanıyordu. Hiçbiri lezzetli değildi bence ama onlara göre olsundu. Karadenizde maalesef yemek kültürü pek gelişmiş değil. Laz böreğine, su böreğine birşey demiyorum. Yani var bişeyler de bir Antep-Urfa veya Ege sofrası gibi değil dostum, yapma. Hele bir de köfte ile birlikte balık yiyenler de olmuyor mu? Henüz Karadeniz’de o “level” a gelmiş değilim, çok puan toplamam gerekiyor. Yeri gelmişken özellikle belirtmek isterim. Burada yazdıklarımla kimseyi incitmek değildir amacım. Kimi yerdeki isyanım Özer Altın’ın “nedir bana bu kadar kasdın senin Yaradan” eserindeki nim hisardır. Benim zaten bütün yazdıklarım kendimedir, sanmayın ki başkasına...
Resim 52. Ordu Bozukkale’nin tepesindeki keskin rüzgara “inadına varım yahu” diyen Kara lahana popülasyonu.
 Ben şelale ile ilgili bir yazı yazıyordum, değil mi? Ohtamış’a bu gidişimde açıkçası daha rahattım çünkü beni şelaleye götürecek patika yolu daha önceden geçmiştim, biraz olsun biliyordum. Bir de yanımda yine Bora vardı. Buradaki duyguyu evine her seferinde aynı iğneciyi çağıran yaşlı kadınınkisine benzetiyorum. Ordu’daki coğrafya, Doğu Karadenizdeki gibi pek düz değil. Vaktiyle buralarda inanılmaz tektonik hareketler olmuş belli ki. Özellikle kıyıya yakın bölgelerde oldukça dik sayılabilecek yamaçlar var ve bu yamaçlar kısa aralıklı düz sayılabilecek alanlar dışında Gürcistan sınırına kadar uzanıyor. Batum sınırına gelmeden önceki yere “Sarp” denmesi boşuna değil. Peymane koyacak düz yer yok yahu. Karadenizde sadece kıyıda değil iç kısımlarda da şöyle rahat iki adım atacağınız düz alan az. Tabi halk da kendini buna tam olarak uydurmuş. Karadenizde gittiğim pek çok yerde halk senin benim üf-püf deyip değnekler, batonlarla inip çıkacağımız yamaçlara çok hızlı bir şekilde inebiliyorlar. Sen Ankara keçisisin, bu yaylalaru yaylayamazsun uşşağum dercesine. Komşularımla Ordu’nun Yason bölgesine yakın almış olduğumuz ortalama 30-40 derece eğimli arazinin sahibi 80li yaşlarındaki amca, ben nereye adımımı atsam diye düşündüğüm yamaçta ilk adımımı atmadan 10 metre aşağıya inmişti bile. Örnekler çok, saymakla bitmez gördüklerim. Ohtamış şelalesi gibi yerlerde ise bu iniş ve çıkışlar bazen tehlikeli olabiliyor, çünkü şelalenin etrafında sürekli nem ve şelaleden dağılan su buharı taş-toprak ne varsa etkiliyor, yosunlu kaygan taşlı bir zemin oluşturuyor.
            Ohtamış şelalesine vardığımızda, bizi Fatih isimli kardeşimiz karşılıyor. Şelalenin hemen üstünde evi bulunan Fatih ve ailesi yıllardır burada oturuyormuş. Kendisi daha önceden de bizi karşılamış ve hanımıyla bize çok güzel bir köy sofrası açmıştı. Aşağılardan gelen şelalenin sesi eşliğinde ilk defa hayatımda kendilerinin yaptığı elma pekmezini de yemiştim. Nefisti. Ayrıca, kendilerinin çok pratik bir yöntemle yaptıkları az yağlı bir peynir de dikkatimi çekmişti. Sorduğumda kaynamakta olan 5 litre hacmindeki süte soğuk bir tas yoğurt döktüklerini ve anında kesilen sütten de bu peynirin hemen oluştuğunu söylemişti. Tembel işi ama pratik. Bir de köylünün tereyağ yapma yöntemini duysanız? Yayık sadece artık olmayan kartpostallarda kaldı. Yöntem şöyle.... Buzdolabının buzluğunda biriktirilen inek sütünden elde edilmiş kaymaklar, şöyle göze gelir hacme ulaşınca, bir kap içinde “mixer” ile karıştırılarak tereyağ elde ediliyor. Sonra tülbentten sütün fazlası uzaklaştırılıyor. Yayık yerine mixer yani. Bende çok tarif var, özellikle balık tarifleri, Süreyya Üzmez üstadım duymasın...
Şelaleye en yakın yere vardığımızda yola arabamızı parkedip 500 metre kadar patikada yürümeye başladık. Öncelikle bir tepeden tırmandık. Orada Fatihlerin evinden aşağıya doğru inen patikayı izleyerek bazen dere kenarındaki taşlardan atlayarak bazen de dar toprak patikadan yürüyerek şelaleye kadar indik. Yaz ayında gittiğimde Fatih bu şelaleye sıklıkla yabancı turistlerin geldiğini ve şelalenin oluşturduğu havuza girdiklerini söylemişti. Açıkçası hiç sevinmemiştim. Ona o zaman soramadığım soruyu bu gelişimde sordum: Evinizi ve arazinizi sizden satın almak isteyen bir yabancı geldi mi? Cevap evet idi ama şimdilik kabul etmemişler. Korkarım ki bir gün birisi red edemeyecekleri bir teklif yapabilir. O zaman şelale sizlere ömür.
Belki de daha önce... Açıkçası buraya geldiğimde debisinin bu kadar azalacağını tahmin etmemiştim. Son baharda yağan yağmurlarla biraz olsun debi artar diye düşünmüştüm. Aklımda şahane kareler çekmek için bir heyecan vardı. Zaten benimle seyahat etmeye alışan Bora, böyle manzaraları görüp, hedefe kitlendiğimde ortamdan nasıl bir anda koptuğumu ve tamamen olaya odaklandığımı bilir ve beni kendimle bırakır sağolsun. Yazın geldiğimizde şelalenin havuzu belirgin ölçüde daha fazlaydı. Acaba sular mı çekildi diye düşündüm. Neden diye sordum Fatih’e. Yukarıda dinamit patlattılar sonrasında debisi azaldı dedi. Dağ başında dinamit? HES inşaatı tabi.
Neyseki hala estetik özelliği kaybolmamış olan bu şelalenin fotoğraflarını çekmeye başladım. (Resim 53-55). Alt kademeden fotoğraflar çektikten sonra, şelalenin hemen karşısındaki yamaca tırmanıp oradan birkaç kare yakalamayı düşündüm. Bu tip yerlerde bu işlere kalkışırken, benim gibi tecrübesiz iseniz ya yanınızda birisi olsun, ya da güvenli bir şekilde tırmanabileceğiniz bir alan bulun. Yoksa vazgeçin. Özellikle kayaların olduğu yerlerde kayaların yanlarındaki topraklar nemin etkisiyle yumuşamış olabilir veya üst üste duran kayalar -tabi siz bazen alttakini göremezsiniz-hareket edip sizin aşağıya doğru yuvarlanmanıza sebep olabilir. Ben kaza risklerini azaltmak için olabildiğince oraları bilen bir rehber ile bu tip işlere kalkışıyorum. Ohtamış şelalesinin karşısındaki yamaç tamamen büyük kayalarla örtülü idi ve kayaların üstü yosun araları ise dallarla kaplıydı. Bazı kayalar gerçekten basınca hareket ediyordu. Hatta, bu şekilde tırmanırken tripodumun ayağını da kırdım ama neyseki tripod hala iş görür haldeydi. 


Resim 53 ve 54. Ohtamiş şelalesinin döküldüğü alt kademeden şelaleye bakış ve şelalenin döküldüğü vadi.
Resim 55. Ohtamış şelalesinin karşısındaki yamaçtan şelaleye bakış.

            Fotoğrafları çektikten sonra ev sahiplerinin çaylarını içip sohbet ettik ve dönmek üzere yola koyulduk. Şelalelere ulaşmak için yol boyunca alınan riskler, fotoğraflarını çekerken alınan haz ile buharlaşmıştı. Dönerken Ulugöle uğrayalım mı diyor Bora. Gidiyoruz. Ben de arada durup birkaç kare çekiyorum (Resim 56). 
Resim 56. Yol boyunca Ulugöl’e giderken.
Derken birşey dikkatimi çekiyor. Çalı-çırpı yakan insanlar sadece şehirde değil burada da çok. Şimdi diyebilirsiniz ki anız yakmak köylünün yaşamının parçası. Bu öyle değil işte. Ordu insanında gördüğüm o ki küçük bir çalı bulsun çöpe atacağına hemen yakar. Bazen bir koca yığını tam evinin önüne koyar, alevin bütün dumanının içeri dolmasına karşın önlem almaz (Resim 57). 
Resim 57. Çok tipik manzara. Bahçede çalı-çırpı yakan, bazen ateşi başıboş bırakır.
Ben bu tip işleri artık anlamaya çalışmayı bıraktım. Tıpkı yağmur altında balkondaki çamaşırları kurutan (!) Ordu’lu hanımları anlayamayacağım gibi. Ulugöl, Gölköy ilçesinden 17 km uzakta ve ilçeye bağlı Süleymaniye ve Haruniye Köyü sınırları içerisinde bulunan 80 dekarlık yüzölçümüyle Ordu’nun en büyük gölü. Gölün yakınlarında yerleşim 700 m civarında başlıyor ama etrafında bir toprak yol ve piknik alanı mevcut. Dingin bir göl manzarası hakim (Resim 58-60). Yine de şöyle parçalı bulutlu rüzgarsız havada buradaki ambiyansı hayal etmeye çalışıyorum. Herhalde yansımalar güzel olurdu. Ben iki gelişimde de böylesine bir manzara göremedim. Belki bir başka bahara...
 


Resim 58-60. Ulugölden manzaralar.